Oldie but Goldie: The Petzval (D)SLR Art Lens

Analog fotoğrafçılıkla, a dur bir dakika hatta dijital fotoğrafçılıkla ilgilenenlerin de ilgileneceğini düşündüğüm enteresan bir lensten bahsedeceğim size! Lomography'nin efsanevi Petzval Portre Lensinden bahsediyorumBu lens Kickstarter projelerinden biri olarak yeniden doğmuş. Neden geri getirilmek istendiğini sorarsanız özellikleri ve örnek fotoğraflar bu merakınızı giderecektir diye düşünüyorum. :)

Lensin alametifarikası olan çok keskin bir merkez ve arka planda özel bokeh efektini uyandırmak için tasarlanan lens, Rusya’da üretiliyor ve yüksek kalite cam optik özelliğini taşıyor. Daha da fazlası, yüksek renk doygunluğu, kontrast ve maksimum diyafram açıklığı olan f/2.2’ya sahip. Üstelik hem analog, hem de dijital makinelerle uyumlu!

Örnek bazı fotoğraflar







İşte bu da lens hakkında daha fazla bilgi alabileceğiniz mikro sitesi: http://microsites.lomography.com/petzval-lens/






.ary

sevgili mary, 
seni affediyorum, çünkü sen mükemmel değilsin. hiçbir insan mükemmel değildir, evimin dışına çöp atan adam dahil. gençken kendim haricinde herhangi biri olsam ne iyi olurdu diye düşünürdüm. doktor bernard hazelhof ıssız bir adaya düşsem kendi kendime alışmak zorunda olacağımı söyledi. sadece ben ve hindistan cevizleri... kendi kendimi kabul edecekmişim, olduğum gibi, bütün kusurlarımla. çünkü kusurlarını kendin seçemezsin. onlar bizim bir parçamız ve onlarla yaşamak zorundayız. oysa arkadaşlarını kendin seçebilirsin ve ben seni seçtiğim için çok mutluyum. doktor bernard hazelhof ayrıca her insanın yaşamı uzun bir yola benzer demişti. bazılarının ki sağlam döşenmiştir, bazılarınınkinde ise çatlaklar, muz kabukları, sigara izmaritleri vardır. senin yolun da benimki gibi ama benimki kadar bozuk değil. umarım bir gün yollarımız kesişir ve bir şekerli sütü paylaşabiliriz.

Aşk sandığınız şey, egonuzun gıdası olmasın ?


Aşkı "ego"dan ayırabilmek. Ama tamamen. Apayrık halde yaşayabilmek...

İşte çok çok zor olan ama gökkuşağının sonundaki hazine aynı zamanda.

"ben ayırıyorum zaten" diyenler bir daha düşünün. Davranışlarınızın kökenlerine inmeye çalışın. Orda pek aydınlık şeylerle karşılaşmicaksınız. Ama korkmayın, kendinizden nefret etmeyin de. Ve onları görmezden gelmeyin. Çünkü ordalar, varlar. Ayın karanlık yüzü; biz görmesek de var.

O yumurta kokulu bardak...


nadir bir durumdur ama bi defasında çok fenası başıma gelmişti. yeni samimi olmaya başladığım bi kızın evine gitmiştim. bana hazır kahve yapmıştı sanırsam ama o içine koyduğu bardak inanılmaz iğrenç bir şekilde yumurta kokuyordu. ben zaten yumurta kokusunu öyle bardakta tabakta almaktan nefret eden biri olarak, kuzu kuzu içtim o bardaktan kahveyi. neden?
yeni samimi oluyor sayılırdık ve diyemedim bu bardak kokuyor diye? başka?
muhtemelen insanlara hoşlanmayacakları şeyleri söyleme çekincem yüzünden. onu rencide etmek istemedim bir de... ama o ilerleyen zamanlarda beni rencideden de kötü etti.

bu orospuya ben, yukarıda bahsettiğim gün gitar akor cetvelimi vermiştim, bu kız bunu aldı ve bi daha istediğim halde geri vermedi. ilerleyen zamanlarda da pek samimi olmadık zaten. çünkü öyle tahmin ettiğim karakterde biri çıkmamıştı. ikiyüzlü ve çıkarcının tekiydi. tabi benim salaklığımı atlamayalım; bu kızın dış görünüşü benim çok hoşuma gidiyordu. tam benim olmak istediğim ama olmadığım bir görüntüsü vardı. böyle siyaha boyanmış saçlar, işte wodoo kolyeler, enteresan takılar, uzun kahküller vs. evet benim olmak isteyebileceğim ama marjinalliğe cesaretim olmadığımdan bürünemeyeceğim bir kılıktı. (ha tabi bütün bunlar 19 yaşındayken ki halime dair şeyler) bide güzel sayılabilecek bir kızdı hani. o yüzden ben bu kızı gözüme kestirmiştim ve onunla arkadaş olmak istemiştim; tam benim hoşlandığım şeylerden hoşlanan tarzda bi kızdır diye düşünerek...
ama kızla arkadaş olmaya başladığımda, o gırtlaktan konuşan anadolu havası büyüyü sarssa da tamamen bitirmemişti. ama sonra yaptıklarından sonra gözümde en ufak bir değeri kalmadı. 

bu kızın ilerde de yaptıklarından anlaşılacağı üzere şöyle bir değer yargısı vardı: "ben ve çok yakınımdaki 3-5 kişi hayatımdaki tek değer verdiğim insanlardır, gerisini sömür gitsin". evet. ilk tanıştığımızda "insanlar şöyle yaa, böyle yaa.." diye konuşmalarını siktiredin.

olay şöyle; okulun sonu, final zamanı. ben bu orospunun kafama göre biri olmadığını çakınca uzaklaşmıştım bundan zaten. zor bir dersin sınavı vardı, bir de ödevi vardı. ödev teslimi sınav gününe kadardı aslında ve ben yetiştirememiştim, ödev gitti artık diye onu kafamdan çıkarmıştım. sınav gününde de dersin kitabı yanımdaydı. sınav bitince bu geldi, ya dedi benim [şehirdeki başka üni]den bir arkadaşım var, o da bu sınava girecek kitabı yok, sen sınav da bitti ya kitabı ödünç verebilir misin? ben de verdim gitti, iyi kızım ya, alemin enayisi benim ya. ki bu kızın aldığı şeyi getirmediğini bilmiyorum sanki! 

sonra hoca, bu ödevin süresini uzattı, benim de kitaba ihtiyacım olduu... ben tabi kıza ulaştım; dedim böyle böyle kitap bana lazım. kaltak VEREMEYECEĞİNİ söyledi. neymiş arkadaşının sınavı olduğu için kitap arkadaşına lazımmış. 

ben tabi bu mesajları okuyunca bir şok dalgası atlattım. elim ayağım titredi sinirden. sonra ben bi çözüm buldum ikimizi de madur etmicek şekilde; dedim ki "ben oturduğum yerden (uzak yerlere oturuyorduk) bu kitabın fotokopisini alayım (6-7 lira bişey), arkadaşın parasını versin, böylece ikimiz de kitapsız kalmayız". ne dedi biliyor musunuz? "ben arkadaşımdan para isteyemem". 

ben tabi bu mesajı okuyunca ikinci bir sinir dalgası daha atlattım. ya dedim sen arkadaşından para isteyemiyorsun ama beni de mağdur ediyorsun. (kibarlığıma/hak arayamama sıçayım; şu cümleye bak hala ağzına sıçmıyorum orospunun). 

bu arada ben sinirden titreyerek yurttan birinden bu kitabı buldum. ama tabi ona söylemedim bulduğumu, kıvransın diye (amma da kıvranmıştır ha!) sonra tamam dedi en son. ertesi gün sınav vardı, o gün getirdi kitabı. o zaman da benim sınavım bitmemişti, o erken çıktı ve sırama yaklaşıp, ışık hızıyla kitabı önüme koyarken teşekkür ederim dedi mi demedi mi bilmiyorum, zaten bunca şeyden sonra önemi de yok.

yani yumurta kokusuyla başlayıp aynı nahoşlukta biten bir durumdu bu benim için. çok tatsız ama "kokulu" bir anı. 

benim hala inanamadığım şey; nasıl böyle düşünebildiği! arkadaşından para isteyemezken bana kendi kitabımı vermeyeceğini söylemesi! ve şimdi düşünüyorum, benim ödevim olup da o gün kitabı almak zorunda kalmasaydım o kitap da geri gelmezdi.

buna "kabile faşizmi" dendiğini duymuştum; yani kendi yakının olan bikaç kişiyi yüceltip diğer insanları aşağı ve yolunacak tavuk olarak görmek. hayır yani onun yaptığı haksızlığı daha toplumsal değerleri bilmeyen küçük bir çocuk bile yapmaz. umarım değişmiş, biraz olsun insanlara değer vermeye başlamıştır...

bunu anlattıklarım genelde bana sen niye kitabını veriyon ki bu kıza dediler? ne bileyim işte "iyilik meleği"yim ya!.. ama artık karar aldım; artık "iyilik meleği" değilim. artık iyilik kavramım farklı; iyilik kendine kötülük yapmanı içeriyorsa bir iyilik değildir çoğu zaman.

İlk mim'imiz hayırlı uğurlu olsun.

Hayatınızda ‘artık yok’ dediğiniz şeyler var mı?
Evet hayatımda artık olmayan şeyler var, bunların kimisi olumlu, kimisi olumsuz şeyler... Olumlulardan örnek vereyim eskiden daha saf, iyi niyetli ve herkesle paylaşımcıydım; şimdi biraz çıkarcı ve bencil olduğum zamanlar oluyor. Bunun sebeplerinden biri insanlara olan güvenimin azalması ve herkesin her zaman iyiliği hak etmediğini düşünmem.
Eskiden dünyanın geleceğiyle ilgili daha umutluydum; şimdi o kadar değilim.
Eskiden bilgi ulaşması zor bir şey olduğu için kıymetliydi. Mesela adını bilmediğim yabancı şarkıların sözlerini yarım yamalak bir kağıda yazıp belki adını bi yerde görüp öğrenirim diye saklardım ve adını öğrenebilmek nadir bir durum olduğu için kıymetli olurdu. Benim için bir nevi define avı gibiydi. Ama şimdi google'a yazıyorum çıkıyor direkt. :) Tabi bu da güzel... Şimdi o eksiden adını bilmediğim şarkıları aklıma geldikçe arayıp buluyorum internette, o da güzel oluyor. Ama ne bileyim eskiden şarkıların gizemli bir havası vardı hafiften. Ve her ne hikmetse gizemli olan şey, açık olandan daha kıymetli geliyor insana.
Biraz da olumsuzlardan bahsetmek gerekirse, eskiden arkadaşlıkla ilgili çok yanlış algılarım vardı,  örneğin arkadaşının seni sevmesi için onu sürekli onaylaman ve tatmin etmen gerekir gibi. Bu algı artık büyük oranda yok, tam olarak bitmemiş olsa da. Bir de önceden aileden gelen bir alışkanlıkla çok eleştirirdim HER ŞEYİ, kendim dahil. Artık o kadar çok eleştirmiyorum, olduğu gibi kabul etmeye çalışıyorum. Eskiden yürümeye üşenirdim artık o da pek yok. Yani hala istediğim değişiklikleri tam olarak  yapamamış olsam da gelişme var. :)
Unutmadan bir de konsantrasyonum çok düştü eskiye göre, onu da düzeltmeye çalışıyorum.

Eskiden bu yana neler değişti sizce? Neleri özlüyorsunuz peki, neleri yad ediyorsunuz?
Eskiden bu yana pek çok şey değişti. Toplumsal açıdan bakınca şuna çok üzülüyorum: Eskiden yüceltilen değerler şimdi enayilik ya da anormallik olarak görülüyor ve insan onuruna yakışmayan davranışlar yüceltiliyor. Artık insanlar yaptıkları haksızlıkları açıklarken utanç bile duymuyorlar. Ben etik dışı davranışların meşrulaşmasına üzülüyorum çok fazla. Eskiden bu kadar değildi sanki? "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" ya da biz büyüdük ve açıldı gözlerimiz. Hangisi dersiniz? 
Bir de ben çok küçükken mahallede bici bici, elmalı şeker falan satılırdı, aşağı iner alırdık, onları özlüyorum.
Sonra biz küçükken insanlar giyim konusunda daha rahattılar; kıyafetlerin açıklığı ve o vatkalı gömlekleri giymek cesaret ister değil mi? :) Yani 90'ların ruhu da fena değildi hani. Şimdi ise tahammülsüz, farklı olanı dışlayan, öfkeli ve kutuplaşmış insanlar arttı. Neyse bunu daha fazla düşünmek istemiyorum.

Ya da aklınıza gelince ‘iyi ki de değişti’ dediğiniz şeyler oluyor mu?
Evet. Mesela şu internet olayı iyi oldu. Bilgiye ulaşmak kolaylaşınca insanlar kısa zamanda normalde ulaşması güç pek çok bilgiye ulaştılar. Dünyanın sadece kendi şehirlerinden, ülkelerinden ibaret olmadığını anladılar. Gerçi internet biraz da bilgi kirliliği yarattı ama önceden yok muydu sanki? En azından şimdi tek kaynaktan beslenmediğimiz için doğru bilgiye ulaşma ihtimalimiz fazla. 
  
Hayatınızda neyin değişmesini isterdiniz? 
Fazla bir şey değil, adil ve insanların insanca yaşadığı bir dünyada yaşamak isterim. :)
Peki tamam bu kadar genel bir şey dışında... Ben kendimi günlük hayatta pek iyi ifade edemiyorum bu özelliğimi değiştirmek isterim. Bir de babamın maaşının 5-10 katına çıkmasını ya da bana piyango çıkmasını isterim. Çünkü para için istemediğimiz yerlerde istemediğimiz işler yapmak zorunda kalabiliyoruz, bunun herkes için değişmesini isterdim aslında. 
Bir de bazı takıntıların ve hurafe denebilecek inançlarım var. Bunları hayatımdan çıkarmayı çok istiyorum ama çıkaramadım tam olarak henüz...

Yeni bir eşya, yeni bir hayat ya da yeni bir icat mı istediğiniz? ‘Hayalimdir…’ dediğiniz bir şey söyler misiniz?
Her şehre bir havaalanı yapsınlar ya da ışınlanmayı icat etsinler. :) Çok da yolculuk yapmıyorum gerçi ama okuduğum yerle ailemin arası 11 saat olunca özleyince gidemiyorum yanlarına. Sonra zaman makinası olsa John Lennon'la tanışsam mesela. Green Day konserine gitsem. Billie Joe Armstrong'la takılsam... Travis'le tanışıp onlara "siz ne hoş insanlarsınızdır kesin, çünkü şarkılarınız çok hoş" desem. :)


***
Teşekkür ediyorum mim için oFelya. Sorular güzeldi. :)

Bilenler bilir; Clarissa vardı...

Bu gece nasıl bir nostaljik mutluluk yaşadım bilemezsiniz. Her şey şu uzuuun internet sörflerim sayesinde oldu. Genelde zaman kaybı diye kendime kızıyorum ama aslında seviyorum ve vazgeçemiyorum; hem faydalı da bi yerde. Neyse nerden geldim nasıl geldim şöyle ki; tumblr'da aşağı doğru inip resimlere bakarken şu resmi gördüm. =>
Bu resim büyük ihtimalle, Sabrina diye bir dizi vardı, ondan bir sahne. Çünkü orda konuşan siyah bir kedi vardı hatırlarsanız. Zaten hatırlamıyorsanız bu yazı size pek heyecan vermeyecektir...

Sonra aklıma Sabrina ve orda oynayan kıza küçükken hayran olduğum, daha sonra da onun Trt'de yayınlanan Clarissa diye bir gençlik dizisi olduğu geldi.
Ben o diziyi ve ordaki Clarissa karakterini çok severdim. Biraz da kendimden şeyler bulurdum, mesela erkek kardeşi Ferguson'la sürekli atışırlardı... Ben de keşke kardeşimle o kadar yaratıcı atışmalar yapabilsem diye özenirdim. Ferguson da kızıl saçları ve gıcıklıklarıyla sevimli bir karakterdi.

Dizinin tarzı da çok farklıydı ve çok hoşuma gidiyordu. Mesela bir anda sahneyi durdurup orda Clarissa kendi düşüncelerini söylüyordu filan. Sonra bir olayla ilgili bilgisayarında bi oyun mu yapıyordu ne, onları çok hatırlamıyorum ama acayip özenirdim bilgisayara ya, tabi bizde yok o zamanlar bilgisayar filan. Ne güzel, keşke bende de olsa derdim...

 Bide bunun odasına merdiven dayayıp pencereden giren Sam diye bir arkadaşı vardı, sevgili değillerdi ama sanırım boş da değillerdi birbirlerine karşı. :)

O çok hoşuma giderdi mesela. Ben erkeklerle görüşmesi hoş karşılanmayan bir ortamda büyüdüğüm için Sam'in onun odasına merdivene tırmanarak pencereden girmesi çok eğlenceli ve fantastik gelirdi bana.

Yani ben bu diziyi çok sever, ordaki ağzını yüzünü çok oynatarak konuşan dik burunlu (biraz himym'deki Lily tarzı) kıza, sarı saçlarına, güzel kıyafetlerine çok özenirdim. Gerçek adını da öğrenmiştim; Melissa Joan Hart. Bu ismi hiç unutmuyorum; çünkü Sabrina'daki kızla aynı mı yea diye düşündüğüm için özellikle bakmıştım kızın ismine.

Bir de şu sayfaya ulaştım. http://sharetv.org/shows/clarissa_explains_it_all
İçimden de diyorum ya Sam ne tatlı çocuktu. Ama sayfayı aşağı kaydırınca ne göreyim, Sam öyle çok da bi yakışıklı değil. Demekki bana, tırmanıp odasına gelmesi o kadar çekici gelmiş ki çocuğu da beğenmişim. :) Kendini de ismini de benzettiğim bir arkadaşım vardı; onu da Sam'le özdeşleştirirdim. Benim yaş 13-14 civarı bu arada. Onu söyleyim de!                                         Sam=>>>

http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=9884587
Bu entry de duygularıma tercüman oluyor. Bir de ben Sam'i seslendiren çocuğu biliyorum sanırım. Valla be. Olm çocuk-ergen dizilerini filmlerini bana sorcan. :)

Neyse işte gece gece nostaljik bir mutluluk yaşadım. Diyeceğim o ki ne güzel diziydin sen Clarissa. İndirip izleyeceğim gene. :)

Matematiği seven, bu yazıyı da sever muhtemelen.


Matematik ve Aşk(deneme I)
Levent Özbek
Ankara üniversitesi
 
İnsan beyninin yaklaşık 100 milyar nörondan oluşmuş olduğu söylenir. Nöronların birbirleriyle olan ilişkilerinden de düşünce dediğimiz şey ortaya çıkar. İnsan beynine beş duyu organı ile giren nerdeyse sonsuz miktarda işaret, örgütlenmiş nöronlar sayesinde işlenir, yoğrulur ve sonuçta insan etkinliğini oluşturur. Kısaca nöronlar arasındaki iletişimin temeli kimyasal ve elektriksel bir alış veriş.
Bu yazıda, beynin en güzel etkinliklerinden iki tanesi matematik ve aşk ele alınacaktır.
Bilindiği gibi matematik bir takım aksiyomları koyduktan sonra başlar. Bu aksiyomlardan yola çıkılarak çeşitli teoriler ileri sürülür, yeni kavramlar oluşturulur, sonuçlar çıkarılır. Bu aksiyomların ve sonuçların estetik olup olmadığı ile ilgili tartışmalar burada söz konusu edilmeyecektir. Sonuçta beyin aldığı sonsuz miktarda işaretlerden bir şekilde bunları ayıklayarak bu aksiyomların oluşmasını sağlar. Çıkarılan sonuçlar doğada ve toplumda olan olayları açıklamak amacıyla model olarak kullanılır, yani bu olaylara bir kılıf uydurulmaya çalışılır. Açıklamak, anlamak bir şeylere bir şeyler uydurmaktan başka ne olabilir ki? Matematik kesinlikler dünyasıdır, belirsizliğe izin yoktur.
Bu işaretlerden bazıları da aşk denilen kavramı oluşturmaz mı? İnsanın beyninde oluşturduğu bir aşk aksiyomlar sistemi, devamlı bir şekilde karşısına çıkacak nesnenin bu sistem içerisine alınıp alınamayacağına, yani bu modele uydurulup uydurulamayacağına karar vermesini sağlar. Yani aşk gelmez. Bir potansiyel olarak aşk, beyinde ekilir ve büyütülür. Kim ne derse desin her aşk tek kişiliktir ve yalnız yaşanır.
Aşk her zaman dile getirilebilir mi? Ya da getirilmesi gerekir mi? Ya da her aşk yaşanabilir mi? Aşk insanin kaybettiklerini, göremediklerini, görmesi mümkün olmayanları gösteren bir süreç değil mi? Ya da her aşk biraz da insanin kendinden kaçıp kendine varışı değil mi? Aslında aşk kişinin kendi-kendisiyle bir yüzleşmesi değil mi? Zaten her aşk yalnız yaşanmaz mı?
Hızla geçen gündelik yaşam kargaşası içerisinde insan nasıl kendisiyle başbaşa kalabilir ki? İşte bunu önceden gören Eros aşk denilen şeyi yaratmamış mı? Bir de söyle düşünelim. Aşk tek kişilik bir yaşam oyununda nefes alma ortamı olamaz mı?
Hayat'ın tanımını yapamadıktan sonra ne önemi var ki anlamını sormak hayatın? Belki de, mutluluğun resmini yapabilir misin? sorusu da yanlış, eğer mutluluk, mutluluğun resmini yapmak değilse. Asıl sorun yaşama-ölüme ve aşka bir kılıf uydurma sorunundan başka nedir ki? Tüm yaptığımız bir şeylere kılıf uydurma değil mi?
Her aşk ilk aşka yapılan göndermeden başka ne olabilir ki? İlk kez yaşanan aşk, aşk aksiyomlar sisteminin bazını oluşturur ve bundan sonraki tüm aşklar bu bazın doğrusal veya doğrusal olmayan kombinasyonlarından ibarettir. Sisteme giren aşk nesnesi tıpkı Platon’un idealarındaki gibi tekleştirilir. Sonunda eğer aşkın limiti alınabiliyorsa bir kılıf uydurulmuş olur. Tüm aşklar mükemmel aşktan sapmakla ortalama almaya olanak sağlar, önemli olan varyansın küçük mü büyük mü olacağıdır, benzersiz aşk yoktur, olsa olsa beyindeki aşk aksiyomları sisteminin kılıf uydururken yaptığı oyunlar aşkın limitini belirsiz kılar.
Aşk aksiyomatiği nesnesine göre aşklar kümesindeki bir elemana yakınsamak ister, eğer yakınsama noktası bu kümenin içerisinde değilse burada bir sorun var demektir ya aksiyomlar sistemi tutarsızdır ya da yakınsamanın biçiminde bir değişiklik yapmak gerekir. Aşk aksiyomatiğinizi iyi oluşturamadıysanız değiştirebilirsiniz bu sizin elinizde. Yakınsamanın biçimini de değiştirebilirsiniz kimse sizin beyninizdeki uzaya karışamaz.
Seçim size kalmış; Matematik kesinlik arar aşkın seçtiği yol belirsizliktir. Aşkınız rasgelsin demekten başka yazarın elinden bir şey gelmez.
Ortalamayı ve varyansı da unutmayın sakın.

Taze çıktı.

Muhtemelen duymuşsunuzdur, Milli Güvenlik dersi kaldırılıyor, içindeki bazı konular Vatandaşlık dersine aktarılacak falan...

Keşke benim zamanımda kaldırılmış olsaydı. Neden mi? Bunun pek çok iyi yanı var tabi ama ilk aklıma gelen herkesin süper notlarla geçtiği o dersin benim karneme zar zor 3 düşmüş olması. 

O derse sorunlu bir Müzik öğretmeni giriyordu. Askerliğini bilmemne olarak yapmış; ondan bu derse giriyormuş. Adam anormal bi tipti, biz de liseli gençlik olarak tabi dalgamızı geçiyorduk. 

Derslerden tek bir satır bilgi kalmış değil aklımda. Diğer arkadaşlarda da kaldığını sanmıyorum. Sınavında beceriksizce kopya çekememiş düşük not almıştım. Yine de 'sözlü notuyla falan, iyi bir not verir herhalde canım' diyordum kendi kendime. Hani sonuçta dersleri iyi olan notunu da yüksek tutmaya çalışan çocuklarız hepimiz. Ama hayır. O sorunlu herif, kendini sınav yapsan kendi de bir bok bilemeyeceği o dersten 3 düşürmüştü karneme ve benim gibi birkaç arkadaşıma. Şimdi şu resimdeki çocuğun moduna girdim biliyorum ama içime oturmuştur hep o not...

Ben böyle hep tırt derslerden ortalamamı düşürmüşümdür zaten. İlkokulda da bütün derslerim 5, Beden Eğitimi takla atmadığım ve sportif olmadığım için 3 düşmüştü. Bu görünen sebep. Bana kalırsa hoca dersini önemsetmek için, bide kızları sevmediği için (merak edenler için hoca kadındı) düşük not veriyordu.

Neyse, 'hoca bana taktı' modundan çıkıp, bu konuyla ilgili Can Dündar'ın güzel bir yazısını buldum onu paylaşayım...

'Din dersi de kaldırılsın o zaman'

"Tabii talebenin çoğu, muhtemelen milli güvenlik dersi yerine kimya ya da fiziğin kaldırılmasını isterdi.Ne de olsa milli güvenlik, kolayından geçilen, tam notun neredeyse garanti olduğu, ortalamayı yükselten bir dersti.O açıdan kaldırılması, sınıflarda yeterince destek bulmamış olabilir. "
Lakin bir yandan da bazı disiplinli askerlerin elinde bu dersin bir militarizm tahsiline dönüştüğü sır değil.
Dolayısıyla kararı alanları tebrik ederken milli güvenlik yerine mesela “sivil toplumun önemi” gibi bir dersi tercih ve tavsiye ederiz.
Belki bu sayede okullarda “Hazır ol!”dan “Rahat”a geçeriz.
Yalnız mesele çocukları ideolojik eğitimden kurtarmak ise, sıradaki hedefin zorunlu din dersleri olması gerekmez mi?
Şimdi bazı talebeler (beden eğitimi ve inkılâp tarihini gündeme getirenlerden sonra), din derslerini işaret etmeme kızıp “Nee? Onu da mı? Hiç beleş geçeceğimiz ders kalmayacak mı?” diye kızıyor olabilir.
Ancak zorunlu din dersinin, nicedir sorunlu din dersi halini aldığı da bir gerçek...
Milli güvenlik dersi, sadece bir dönem 
Nazi Almanyası’nda ve Sovyetler Birliği’nde denenmiş.
Din derslerinde de benzer bir durum var. 
Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülkeden sadece 5’inde zorunlu din dersi... Çoğunda seçmeli...
Bizde seçmeli olması da zor.
Malum; “
mahalle baskısı...”
Bu devirde, din dersine girmeyen bir çocuğa pek iyi gözle bakılmayabilir.
Aslında din dersleri, sanıldığının aksine 
CHP’nin icadıdır.
1935-1948 arası okullarda din dersi yoktu.
Biraz yaklaşan seçimlerin telaşı, biraz da irticaa karşı dini doğru öğretme kaygısıyla İnönü hükümeti, ilkokul 3. sınıftan itibaren din dersleri koydu.
12 Eylül’de bu derslerin zorunlu hale getirilmesiyle dinin tırmanışına biraz daha ivme kazandırıldı.
“Din” derken elbette “
İslam”ı kastediyoruz; bu derslerde dünya dinlerinin, farklı mezheplerin, değişik inançlara saygının öğretilmesini beklemek, milli güvenlik dersinden vicdani ret eğitimi beklemek kadar safdillik olurdu.
Nitekim Avrupa 
İnsan Hakları Mahkemesi, Alevilerin şikâyeti üzerine din derslerinde Sünni İslam pratikleri öğretildiğini tescilledi ve “dersler çoğulcu, eleştirel, nesnel bir nitelik taşımıyor” dedi.
Bu karardan sonra din dersi kitaplarında bazı tadilatlar yapıldı; ama şikâyetler dinmedi.
* * *
Diyorlar ki:
“Milli güvenlik dersleri, hedeflenen demokratik eğitim ile çelişiyordu.”
Doğru...
Ama ne yazık ki çoğu zaman din dersleri de modern 
biyoloji eğitimiyle çelişiyor.
Bu müfredat ve onu uygulayan çoğu din hocası, tartışan, sorgulayan, özgür düşünceli, demokrat bireyler yetiştirilmesine mani oluyor.
Hıristiyan ve Musevi çocukların din derslerinden muaf tutulması, ayrımcılığı okullara sokuyor.
Zaten “zorunlu” ifadesi, “Dinde zorlama olmaz” hükmüyle çelişiyor.
Mademki, 12 Eylül’ün izlerini silmeye çalışıyoruz, onun en ünlü eserlerinden “zorunlu din dersleri”ni de silinecek izler listesine katmamız gerekmez mi?

   Sevgili okuyucular, benim bir sorunum var kendimden. Kitap okuyamıyorum. Eskiden, küçükken kitap okumaya doyamayan ben, son aylarda (hatta açıkçası yıllarda) elime kitapları alıp alıp yarım bırakıyorum. Bi'sürü yarım okunmuş kitap var elimde. Gerçi kitaplar felsefe-psikoloji tarzında kitaplar ama olsun yani aylarca insan bitirmez mi o kitapları. Hayır sonra mesela bi roman görüyorum, merak ediyorum okumak istiyorum. Ama içimden bi ses "sen önce yarım bıraktığın kitapları bitir. O kitaplar bitmeden roman yok sana!" diyor.

   Sanırım biraz da seçtiğim kitapların türü nedeniyle yarım kalıyor kitaplar. Yani o kitaplarda olay örgüsü yok, merak unsuru fazla değil. Evet felsefe-psikoloji-sosyoloji de ilgimi çeken alanlar ama aylardır da yarım yarım duruyorsa o kitaplar... Yine de birazcık masumum. :)

   Aslında bu bir iç hesaplaşma. Yani kendimi size şikayet etmiyorum, derdimi paylaşıyorum sadece. Sonuçta kitap okumak görev olmamalı, zevk almalı insan. Ben ise önümü felsefe tarzı kitaplarla tıkamışım. Ve onları bitirmeden de geçemiyorum işte...

   Tamam şimdi karar verdim. O kitapları hemencecik bitirip, merak edip de okumadığım "roman"lara başlıyıciğm.

The Misfortunes (Çölde Kutup Ayısı) Üzerine...

Belçika – Hollanda ortak yapımı film, küçük bir kasabada fakir ve cahil babası ve üç amcasıyla birlikte yaşayan 13 yaşındaki Gunther’in ıstırıaplı ergenliğe geçiş hikâyesini anlatıyor. Gunther baba evinde her gün fazlaca alkol, kadın, uygunsuz durum ve aylaklıkla karşı karşıya kalır. Görünüşe göre o da gelecekte aynı kaderi paylaşacaktır. Acaba bu talihsizlikten kurtulmayı başarabilecek midir? 
Oyuncuları ve teknik ekibinin deniz kenarında bisiklete çıplak binerek Cannes’ı çalkaladığı bu komedi, bu korkunç ailenin hiçbir berbat anını ıskalamıyor.
Film, 2010 yılında, İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma’da En İyi Film ödülünü kazanarak Altın Lale ödülünün sahibi oldu
.


Bu filmin insanı yormayan, sıkmayan bir hikaye anlatımı var. Başroldeki çocuğun-Ştrobbe- hikayesi biraz acıklı, yani filmdeki tipler gerçekten çölde kutup ayısı kadar talihsiz. Ama yönetmen acıklı bir film değil, her şeye rağmen hayata tutunan insanlar (pollyannacılık oynayarak değil de dalga geçerek:) ve çoğunlukla neşeli olabilen bir film yapmış. Bu da filme doğallık vermiş. Böyle bir konuyu bizim yerli sinemada işleseler muhtemelen "küçük emrah" gibi bir film çıkardı ortaya.

Kardeşlerin eve haciz memuru gelmesi sahnesindeki tavırları, sahneyi beklenenin aksine üzücü değil, güldüren bir sahne yapmış. Mesela bizim yerli filmleri düşünürsek acıklı bir hikayeden peçete markası sponsorluğunda film yapmak hem kolay hemde risksizdir. Ama bu film risk almış ve gerçekçi aynı zamanda.

Ştrobbe'nin babası kötü bir babaydı ama çok sevimli bir karakterdi bence. Hele o gözünün önüne gelen saçını savurması.. :)

Yalnız filmdeki o tatlı küçük çocuğun büyümüş hali çok alakasız.. Azıcık olsun benzeyen biri oynasın isterdim.

Birde belçikanın ne garip gelenekleri varmış öyle.. Kadın gibi giyinmece, çıplak bisiklete binme yarışı falan..
Yine de kültür olarak bize yabancı gelen şeyler olsa da hepimiz insanız, ne kadar farklı olabilir duygularımız?
Sonuç olarak, izleyin derim. Hayatın içinden ve insanın ruhuna dokunan bir film. :)

The King's Speech Üzerine...



1) Asla kraliyet ailesinden veya çevresinden veya herhangi bişeyinden olmak istemem!

2) İngiliz olsaydım muhtemelen kronik kabız olurdum.

3) Helena Bonham Carter; varlığın yeter!

4) Filmdeki kraliyet ailesinin birbirleriyle ve halktan insanlarla ilişkilerini görünce bir kez daha:

Hiyerarşi ve protokol kuralları çok boktan bişey bence sadece tarih kitaplarında kalmalı!

6) Gerçek hikayeymiş.

7) Kralla konuşma terapistinin parkta birlikte(!) yürüdüğü sahne etkileyici.

8) İzlemeye değer, hoş vakit geçirtir.

Puanım: 3/5

Johann Sebastian Bach; Cennetin Müzisyeni






Dindar bir insan olmasının müziğine yansımasından olsa gerek, benim için Bach; Tanrı'nın cennetten insanlara gönderdiği bir müzik meleği.

Şimdi sevdiğim bazı Bach parçaları ve onlarla ilgili nacizane duygu düşüncelerimi paylaşacağım...


Air : Bu parçayı dinlediğinizde içiniz iyiliğin ışığıyla dolar, kalbiniz ısınır. Sarı sıcak bir ışıkta bulutların arasında gezinirsiniz. Bir an için dünyada kötülük denen şeyin varlığını unutup, sadece iyiliklerin güzelliklerin varlığını hissedersiniz. Bırakın şarkı tüm benliğinizi sarsın ve parçaya vücudünuzla bir metronom gibi eşlik edin...



Boree in E Minor: Bütün parçanın tek bir melodi üzerine göre kurulmuş olması kulağa hoş gelmiyebilir belki ama o melodi çok vurucudur. Kendinizi bir Avrupa kentinin sokakları arasında gezinirken, arnavut kaldırımlı sokaklarda kahve içip gazete okurken yada eski bir sahaftan yıllanmış bir kitabı karıştırırken hayal edebilirsiniz.
Gitarı daha bir seversiniz, çünkü bu melodi gitar için biçilmiş kaftandır.



Vivace: Bu parçayı dinlerken bende şöyle bir tasvir canlandı; eski zamanlar, altın çağlardan biri. Toplumun ileri gelenleri bir toplantıda, ama bu yöneticilerin herbiri birer filozof, birer bilge insan. Adalet ve özgürlüğün hakim olduğu bir çağ yaşanıyor. İşte o sırada, bu bilge insanların adeta bir şöleni andıran toplantısı... Dans ediyorlar, yemek yiyorlar, eğleniyorlar... Huzurlu bir ortam.
Bir de bu parçayı dinlerken ellerinizi orkestra şefi gibi kullanarak dinlerseniz parçayı daha iyi hissedebilirsiniz. (Aslında bu her parça için geçerli. :)



Pachelbel's Canon D: En ünlü bach parçalarından biri. Yine huzuru ve iyiliği iliklerinize kadar hissedersiniz.. Çoksesli bir parça olmasından kaynaklı beraberlik ve uyum hissi... Bence bu parça müziğin tavan yaptığı bir parçadır. Bach'ın cennetin müzisyeni olduğunu düşünmeme sebep olan parçalardan biridir. Şu eseri kim gerçekten hissederek dinlerse Tanrıyı, sonsuz iyiliği, varoluşun güzelliğini ya da kimilerinin "bir güç" dediği şeyi hisseder.
Eklemeden geçemeyeceğim: Bence Sözlerimi Geri Alamam parçasının melodisi bu parçanınkine çok benziyor, sizce? :)



Badinerii: Malesef telefon melodisi olduğu için yeterince objektif bakamadığım parçadır. Bu da Vivace'yi andıran hisler uyandıyor. Ayrıca oynaması güzel olur bu parçada, omuzları sallayarak falan. :)



Jesus Bleibet Meine Freunde: Adında anlaşıldığı üzere kilise? için bir eserdir.
Almanya'nın bir köyünde, hani Heidi'deki gibi dışarıda yemyeşil kırlar uzanıyor ve kilise korosu bu ilahiyi söylüyor hep birlikte, güneşli bir pazar gününde...



Matthaus Passion- Erbarme Dich: Müthiş duygusal bir eser. Anlamını bilmediğiniz sözleri sanatçı söyledikçe kafanızı sallayıp hafiften hüzünlenirsiniz. Aslında hüzün de değil, nasıl desem bir aşığın sitemi gibi...



Bach&Ritus Pacis Concerto no3: Bu da Air'in biraz üzerinde değişiklikler yapılmış hali. Ben sevdim, bakalım siz de sevecek misiniz? :)


Suite for solo cello : Çello sevenlerin özellikle dinlemesi gerekir diye düşünüyorum, zira yeterince dikkatli dinlerseniz tellerin titreşimini kalbinizde hissedebilirsiniz.
Ve iyi bir çocuk olursanız belki şirinleri bile görebilirsiniz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.. (:



Buralardan Bach'ın hayatıyla ilgili bilgiler edinebilirsiniz:

http://www.tuluyhanugurlu.com/BACH.htm
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=27.02.2011&y=YalcinCetinKayaPazar
http://tr.wikipedia.org/wiki/Johann_Sebastian_Bach
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=bach
http://www.biyografi.info/kisi/johann-sebastian-bach